Merhaba! Bu yazımda İspanya ve genel olarak Avrupa’da gördüğüm ve farklı bulduğum şeyleri derleyeceğim.

Bunu Avrupa’da görülebilecek farklı şeyler-alışkanlıklar diye  genellemek isterdim ama şimdilik sadece İspanya ve Norveç’i gördüm ve gördüğüm bazı şeyler de zaten sadece buralara özel. Normalde Erasmus gibi değişim programları ile Avrupa’da bir süre geçiren insanlar döndüklerinde bu tarz şeylerden söz edince çok sıkıcı buluruz, ben dahil. O yüzden bunları sohbetlerin içine sokmaktansa blog yazısı yazmayı ve not etmeyi tercih ettim. Fakat bunlar hep güzel şeyler değil tabii ki. İspanya dışında gördüğüm dikkat çekici şeyleri de ekleyebilirim, bunları ayrıca belirteceğim.

  1. Gerçekten de trafik kuralları dahil tüm kurallara -genellikle- eksiksiz uyuyorlar. Bu yayalar için de geçerli. Işıklara çok dikkat ediyorlar ve kaldırımda, yaya geçidinin yanında yaya varsa yol veriyorlar. Ben İstanbul’da insanlar yaya geçidinin ne olduğunu öğrensin diye yayalara ait beyaz şeritli yerlerde onların bana el kol ile yol vermesini beklemeden geçiyordum, bir kere ölüm tehlikesi yaşayınca bu sevdadan vazgeçtim, fakat sanırım artık yeni kurallar ile birlikte daha bilinçli olma yolunda ilerliyoruz.
  2. Sınıfta, konferansta, toplantıda, insanların bir şeye odaklandığı tüm mekanlar dahil olmak üzere kimse bir yerde hayvan gibi sümkürmekten çekinmiyor. Sümkürmek elbette normal ve doğal bir şey ama bunu gerçekten abartarak ve dakikalarca dikkat dağıtacak şekilde yapıyorlar. Ders anlatan kişi alıştıysa demek, dikkati dağılmıyor. Ben ise gerçekten çok garip hissediyorum, bu rahatlık çoğu noktada hayat kolaylaştırıcı olsa da başkalarını rahatsız etmeye başlayınca zorlaştırıcı oluyor. 1 yıl yaşamama rağmen edinemediğim tek rahatlık bu oldu sanırım. Aslında bir şey daha var, insanlar birbirinin evine çok rahatça misafir olup yatıya kalırken ben buna da alışamadığım için ilgimi çeken muhabbet bitince herkes dağılmasa bile eve dönüyordum.
  3. Marketler, bazı mağazalar asla poşet vermiyor. Alışverişe gelenler büyük alışveriş çantaları veya alışveriş arabaları ile geliyor. Plastik poşetlere gerçekten ihtiyacınız olacak kadar yükünüz varsa poşet satıyorlar, paraylan. Böylece biraz olsun doğa kirliliğini önlemiş oluyorlar. Ben de bu alışkanlığı edindim artık. Bu maddeyi ilk gittiğimde yazmıştım da sonradan Türkiye’ye de bu düzenleme geldi. Tek fark hala orada bazı mağazalarda hiç plastik poşet bulunmaması, para verseniz bile plastiğini alamazsınız, bez almanız gerekiyor.
  4. İspanyollar gerçekten çok yüksek sesle konuşuyor ve bu beni deli ediyor. Beni deli eden maddelerde ilk 3’e girebilir. Bağıra bağıra iletişim kuruyorlar, yan yana oldukları halde. Bazen kulağım İspanyolca’ya aşina olsun diye otobüste, yolda yürürken vs. kulaklığımı çıkartıyorum ama dayanamayıp tekrar takıyorum. Nefesim daralıyor, içim sıkılıyor, sinirleniyorum ve bağırarak susturmak istiyorum. Bu maddede başka bir ülke ile karşılaştırma yapabilirim, Norveç’te çok garip bulduğum şey de bunun tam zıttıydı. Norveç’te insanlar yolda yürürken, bir mekanda sohbet ederken vs kısık sesle konuşuyordu. Daha garibi, herkes o kadar nazik ki hayretler içerisinde kalmıştım. Bir anne ve kızı, veya iki kız kardeş yolda yürürken birbirleri ile nazikçe, gülümseyerek konuşuyordu. Kısacası bir sakinlik, genel bir naiflik vardı. Bunu hiç çekinmeden sıcak-soğuk ülke farkı diye özetleyebilirim. Sıcak ülkelerde insanlar kesinlikle daha gevşek.
  5. Sarışınlık çok güzel bir şey sanılıyor. Türkiye’den bile daha yaygın bir saç boyama durumu var. Sınıfımda 2 kız hariç tüm kızların saçı sarıya boyalı. Dışarıda gördüğüm kadınlarda da durum farksız. Yakışmamasına rağmen boyuyorlar ve çok kötü görünüyor bence. Üstelik doğal saç rengine sahipken İspanyol kadınlarının çok alımlı olduğunu düşünüyorum.
  6. Üniversite sınavlarına girerken kalem, silgi gibi eşyalar ile sınava girebiliyorlar. (Ne biçim bilgi lan bu?) Benim ÖSYM silgimi kullanan arkadaşıma silgimin nereden geldiğini anlattığımda bizim bunları sınava kendimiz götüremiyor oluşumuza çok şaşırdı. Ayrıca burada üniversite sınavı ile üniversite kazanılsa bile tüm devlet üniversitelerine parayla gidiliyormuş, sadece derslerinde başarılı olanların eğitimleri ücretsiz eğitime dönüyormuş.
  7. Okula beslenme çantası içinde beslenme getirmek çok daha yaygın. Ben de buna alıştım çünkü okuldaki yemeklere bir ton para vermek istemiyorum, ayrıca artık kendi yemeğimi pişirmek hoşuma gitmeye başladı. Valencia’da laboratuvarda çalışmaya başladığımda da laboratuvarın başındaki hoca, tüm öğrenciler, başka profesörler ile aynı yemek odasında yemek yiyebiliyorduk böylece. Türkiye’de bunu yapabilirim fakat çok kısıtlı imkanlarla, çünkü İspanya’da adımınızı attığınız hemen her yerde yemeğinizi ısıtmak veya sıfırdan hazırlamak için mikrodalga fırın var. Türkiye’de evlerde bile çok nadiren var. Bu da hazırlanabilecek kutu yemeklerini sınırlandırıyor.
  8. İnsanlar size çok değer veriyor. Mesela biri bir ortama girdiği zaman tanıdığı-tanımadığı herkesi selamlıyor, iyi günler diliyor. En yakın örnek; bu sabah ezcaneye giren bir teyze herkese “Buenos dias” dedi ve herkes dönüp tek tek karşılık verdi. Türkiye’deki “Selamın Aleyküm” gibi ama dini bir şey değil. Norveç’te bu pek yoktu.
  9. İnsanları bizim insanımız gibi sahiplenici ve ısrarcı. Yemek yedirme ve hesap ödemede olmasa da (orada da cömertler fazlasıyla ama ısrarcı değiller) gece sizinle evinize kadar yürüme ve size güvende hissettirmek konusunda ısrarcılar, sizi yalnız bırakmıyorlar asla. Empati kuruyor ve ona göre hareket ediyorlar. Yemek konusunda da cidden cömertler, ev sahibim ne zaman yemek yapsa, bana kendisinin iki katı kadar yemek koyuyor ve ne kadar ısrar etsem de kendisi çok az yiyor. Ben ise her türlü o tabağı bitiremiyorum zaten.
  10. Evcil hayvan konusu. İnsanların, ailelerin, çocuktan çok yavru köpekleri var. İspanya’da, 0-15 yaş arası çocuktan çok evcil hayvan gördüğüme yemin edebilirim. Elinde tasma şeridi olmadan yürüyen insan neredeyse yok. Bu evcil köpeklerin hepsi de süslü, zayıf, güzel görünmesi için pet shoplar tarafından yaşamları kısıtlandırılmış, evlere muhtaç edilmiş canlılar.
  11. Yere tükürüyorlar… Allahım hayır lütfen bunu hatırlamak istemiyorum keşke bunu yazıyor olmasaydım… Benim hayatım boyunca en sinir olduğum, en rahatsız olduğum ve midemin bulandığı şey ağızdan ses gelmesi (tükürük ile ilgili her şey) ve yere tükürülmesi. Türkiye’de ara ara denk gelirdim ve çok rahatsız olurdum ama İspanya’da, abartısız söylüyorum, en azından benim yaşadığım Güney taraflarında insanların yolda yürürken yere tükürme oranı Türkiye’nin 8-9 katı olabilir. Hür irademle saymıyorum fakat o kadar rahatsız oluyorum ki aklımdan çıkmıyor, doğal olarak saymış sayılıyorum. Ayrıca yemek yerken ağız şapırdatma oranı da düşük sayılmaz.
  12. İnsanlar kütüphanede konuşuyor. Ses yapıyor. Ayakkabıları ses yapınca bundan rahatsız olmuyor.
  13. Biraz da iyi şeyler: Sınıfta biri yanındakiyle konuştuğunda tüm sınıf onu susturuyor. Kırılmaca, gücenmece yok. Ben sınıfta birine “Sessiz olur musun?” desem hemen düşmanı olurum. Orada, sertçe “şşşşşşşş” desen bile kişi hatasını anlayıp susuyor ve önüne bakıyor. İnsanların birbirini her konuda uyarması ve kimsenin gücenmemesi çok hoştu.
  14. Damak tadımız benzer. Bizim sevdiğimiz şeyleri onlar da çok seviyor. Örneğin çiğ köfte, yayla çorbası, et ve tavuk sote vs, tattırdığım tüm yemekleri çok çok sevdiler. Hatta hepsinin çiğ köfteye dibi düştü. Kendi yemek kültürleri çok zayıf olsa da (bence), güzel dedikleri şeyleri ben de sevdim.
  15. Çok fazla domuz eti tüketiliyor ve bu beni çok rahatsız ediyor. Yediğim her şeyden domuz çıkması beni delirtiyordu. Bu nedenle sürekli öncen DOMUZ ETİ İSTEMİYORUM demem gerekiyordu. Bu durumda da yiyecek seçeneğim çok azalıyordu zaten. Hele ki deniz ürünleri de yemiyorsanız, geriye hiçbir şey kalmıyor. İspanya, deniz ürünleri yemek konusunda zirveye oynuyor olabilir. Ahtapot, köpek balığı, midye (pirinç pilavsız) vs…
  16. Kahvaltı kültürleri yok. Kahvaltı diye çok garip şeyler yiyorlar ve içiyorlar. Herkes tek kahve ve kruvasan ile sabahı geçiriyor. Hatta ve hatta, sabah okula giderken işe giden insanların barlarda bira içtiğini görüyordum. Okulda da bar var bu arada, her fakültenin kendi barı var ve çoğunluk sabah kahve veya bira içiyordu. Bunu hemen diğer maddede açıklıyorum.
  17. İNSANLAR DELİLER GİBİ BİRA TÜKETİYOR. Ama alkol oranı %4 falan, gazoz gibi bira tüketiyorlar. Sokakta her mekanın önünde bira içen bir grup muhakkak var ve sürekli böyle. Günün hemen her saati. Kahvaltıda bile bira içmekten söz ediyorum. Mesela biz jeoloji arazisine gittiğimizde sabah ilk molada öğretmenimiz bira içmişti ve dersi anlatmaya geçince “Şu an biraz sarhoşum diğer hoca anlatsın.” dedi ve dersi başkası anlattı. Çok garipler vallahi.
  18. Çok rahat oldukları için harekete geçmek çok kolay. Anlık planlarla kalkıp 45 dakika yol alıp sahile oturmaya gidebiliyor, gece aniden çıkıp yemek yiyebiliyor, yol üstünde denk gelip bir mekana geçip sohbete dalabiliyorsunuz. Genel olarak kimse stresli ve panik değil.
  19. Tramvaylarda turnike yok. Bileti basıp basmamak vicdanınıza kalmış. Sadece bazen içeride kartları kontrol eden memurlar oluyor fakat bu memurlar o an yoksa bilet basmadan bile yolculuk edebilirsiniz fakat yakalanırsanız 50€ cezası var. Yani aslında bu riski alıp almamayı size bırakmışlar. Ben böyle bir şey yapmadım tabii, en fakir günümde bile ödeme yaparak yolculuk ettim ya da yürüdüm. 😀
  20. Maddi kıyaslamaya geçeyim. Bazı şeyler Türkiye’ye göre çok çok ucuz olsa da (alkol, çikolata, temel erzak), çoğu şey Türkiye’ye göre çok çok pahalı. Bir şeylerin fiyatına bakıp TL’ye çevirdiğimde, bazen Türkiye’de aynı şeyden 10 tane alabileceğimi fark ettiğim oluyordu. Bu nedenle çok acil değilse hiç alışveriş yapmadım. Özellikle ihtiyacım olmasına rağmen kıyafet alışverişi yapmadığım oldu. Kıyafetler gerçekten çok pahalıydı. Aldığım tek şeyi, bit pazarından aldım.
  21. Çok alemci bir millet. Sürekli bir festival, eğlence, dini bayram (neredeyse her hafta bayram-fiesta), karnaval vardı. Süreli sokakta müzikli geçitler oluyordu. Okul takvimimi bir görseniz derslerin neden bu kadar yoğun olduğunu anlarsınız çünkü her hafta muhakkak dini bir bayramdan ötürü 1-2 günlük tatiller oluyordu. Bu kadar tatilli, eğlenmeli bir yer daha görmedim. Fiesta kadar siestaları da meşhur olduğu için dünyanın en alemci milleti olmaya aday diyebiliriz.
  22. Her gün siesta yaptıkları için, öğlen saat 2-5 arası herkes eve gidip uyuyordu. Bunun sebebi de İspanya’nın sıcak olması, fakat kışın da siesta yapılıyor çünkü bu artık bir yaşam tarzı. 2-5 arası sokaklarda sadece turistler oluyordu. Bütün mağazalar, devlet daireleri, restoranlar, bazı marketler 2’de kapatıyor, devlet daireleri hariç hepsi 5-6 gibi tekrar açılıyordu. Bu nedenle devlet dairesinde işim olduğu zaman 2’ye kadar halletmem gerektiği için çoğu zaman derslerimi kaçırıyordum. Çok lanet bir şey ama ben de öğlen uykusu severim, gece çalıştığım için.
  23. Hocalarım her ne kadar zor ve sinir bozucu insanlar olsa da, çok iyi hocalar da tanıdım, çok sıcak insanlar da. İspanyollar sıcaklık konusunda Anadolu, özellikle Güney Doğu (en çok gözlemlediğim bölge olduğu için net bir ilişki kurabilirim) insanına benziyor. Şefkat göstermeye ve sizi korumaya eğilimliler. Sınıf arkadaşlarım da buz gibi insanlardı ama kendi sınıfım dışında çok sıcak insanlar tanıdım.

Dil Konusu;

24. Dil konusunda size yardım eden çok çok az insan var onlar da sizi kullandığı için size yardım ediyor. İngilizce bilen, bilse de konuşmak isteyen çok az insan var. İspanya’da zaten İngilizce eğitimi çok iyi değilmiş, bu nedenle okulda temel İngilizce öğrenme oranı bile çok düşük. İnsanlar yardıma ihtiyacım olduğunda bağırarak İspanyolca konuşuyordu. O zamanlar pek İspanyolca konuşamadığım için anlamadığımı söylediğimde yardım etmemeyi tercih ediyorlardı. Bunu İngilizce bilen insanlar bile yapıyordu. Kısa bir anımı anlatayım,

Moleküler Genetik Mühendisliği dersi laboratuvarına giren hoca, dersin ilk gününden itibaren benimle tek kelime İngilizce konuşmamıştı. Sorularımı yanıtlayamayacağı için de ben soru sormamıştım. Bunun yerine not alıp, evde yanıt aramaya çalışıyordum. Derslere gitmeden önce de o derste işlenecekleri İngilizce’ye çevirdiğim için konuyu İngilizce takip ediyordum. Hoca tüm sınıfa duyuru yaptığında ben bunu anlamıyordum, bunu fark ettiği halde yardımcı olmuyordu. (Bunu tüm hocalar yapıyordu, sınav esnasında bile duyuruları-düzeltmeleri İspanyolca yaptıkları için çoğu kez sınavdaki değişiklikleri bile öğrenemiyordum. Örneğin ilk önce test kısmı yapmamız gerektiğini bilmediğim için klasik kısımla başlardım ve hoca test kağıtlarını sınav ortasında toplarken benim bomboş test kağıdımı da alırdı.)

Neyse, bu laboratuvarın son gününde, yaptığımız bir işlemden sonra 30 dakika beklememiz gerekti ve herkes dışarı çıktı. Ben ise laboratuvarda kalarak çalışmak istedim. Hoca da laboratuvardan çıkacakmış, ben tek başıma olduğum için gelip İNGİLİZCE KONUŞARAK “Ben de çıkıyorum, buradaysan eşyalara sahip çıkar mısın, çıkacaksan da anahtarı veriyorum, kapıyı kilitle.” diyerek anahtarı masama bırakmıştı. Sesim titreyerek “tamam” diyebilmiştim sadece. Adam gayet akıcı bir şekilde İngilizce konuşuyordu fakat labın son gününe kadar bana tek kelime İngilizce konuşmamış, yardım etmeyi tercih etmemişti. En azından uyarıları, duyuruları yaparken bana da söylemesi yeterliydi. Böylece kendi deneyimi bağımsız olarak sürdürebilirdim. O hoca labdan çıkınca sinirden ağlamıştım, fakat buna alışmak durumundaydım. Çünkü bu olayın benzerini 40 kere yaşadım en az. Yani İspanya deneyimimin çoğunluğu bu nedenle bir yabancı, misafir, dışlanan kişi, zaten geçici olduğu için dersleri-labları öğrenmesi gerekmeyen kişi gibi davranılarak geçti.

Size yardım eden insanların sizi kullanıyor oluşuna da değineyim; İngilizcesini geliştirmek isteyen insanlar gelip sizinle saatlerce konuşmaya çalışır, asla ilginizi çekmeyen konuları anlatır, darlar, yardım istediğinizde de İngilizce konuşabilmek için yardım ettiklerinden dolayı konu ilgilerini çekmeyince bir süre sonra kaçarlar.

Şimdilik not aldıklarım bu kadar. Muhakkak ekleme yapacağım çünkü bu yazıyı yazmaya İspanya’daki ilk günümde başladım, sürekli kısa notlar ekleyerek ilerleyip bir yerden sonra not alamamaya başladım. Aklıma geldikçe güncelleme yapacağım. Şimdilik bu kadar. İspanya’yı gezmiş, orada yaşamış insanlar kendi eklemelerini yorum kısmına yazabilir, böylece içeriği zenginleştirmiş oluruz.

Yazdıklarıma bakarak çok kötümser olduğum düşünülebilir ama genelde kötü bir şey yaşadığımda bunu not etmek geliyordu aklıma. Güzel anlarım kötü ve zor anlara göre çok daha az olduğu için burada da öyle olmuş. Fakat güzel şeyleri de aklıma geldikçe ekleyeceğim.

Sevgiler!

Posted by Berfin Dağ

"Evren kadar atomdan oluşan ve evrende bir atom kadar olanım."

2 Yorum

  1. Avrupa`dan çok farklı iki ülke görmüşsün. Plastik poşet ben bildim bileli paralı, bu durum gittikçe daha da sıkı hale geldi, malum dünyayı tükettik artık. AB ülkerinde yakın bir zamanda pipet, tek kullanımlık tabak vs. de tamamen kullanımdan kalkacak. Çok acayip girişimler var bu yolda. Çöp ayırma, çevre vs. konularında Kuzey Avrupa birkaç tık önde.
    Maddi açıdan kıyaslamayı hepimiz ister istemez yapıyoruz. Ama aslında her ülkeyi kendi içinde değerlendirmek lazım. Örneğin maaşın kaçta kaçını ne için harcadığımız vs. gibi temel tüketimlerden yola çıkınca daha net bir tablo ortaya çıkar.
    Ne kadar gevşek olsalar da hayata eğlenerek bakmak güzel ya! Tıpkı Brezilyalılar gibi:) Bu noktada Kuzeyli olamayacağım:))
    Bira tüketimi konusunda Almanları geçerler mi bilemedim:) Marketlerde sudan ucuz bira var, lafın gelişi değil:)
    Son olarak; bizim kahvaltımız dünyanın tüm kahvaltılarını döver:))

    Cevapla

  2. Tuğla gibi yazıda sadece Erasmus ifadesine takılıp da kitlenmem ne acayip. Kınıyorum kendimi.

    Cevapla

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir