Merhaba. Bu yazımda sizlerle çok güzel bir etkinlik deneyimimi paylaşacağım. Diliyorum, anlatacaklarım sizlere de benzer işler yapma motivasyonu verir ve benden çok daha iyisini yaparak benim şahit olduğum ve ortak olduğum muhteşem heyecanı ve güzel tabloyu daha da genişletir, büyütürsünüz. 

Aralık ayının son haftası, Tolga Abi bana çok heyecan verici bir mesaj attı. Hakkari Çukurca’da ÇEKAP (Çukurca Eğitim Kalitesini Artırma Projesi) Proje Koordinatörü Hüseyin Hoca’dan kendisine gönderilmiş bir mesajın ekran görüntüsünü atmıştı. Mesajda “Berfin Dağ’ı burada ağırlamak istiyoruz, bir konferans için davet edeceğiz.” yazıyordu. Tolga Abi de telefon numaramı göndermeden önce fikrimi sordu. İçimden “Kesinlikle gitmek istiyorum!” desem de ortada her zamanki gibi büyük bir problem vardı; sorumluluklar ve vakit. Aralığın son haftası ve ocağın ilk haftası, final haftamdı. Final sınavlarım tüm yoğunluğu ile gelmişti. Future Science Team’in web sitesinin 1 Ocak’a yetişmesi gerekiyor ve site üzerinde yapmam gereken çok şey vardı, deadline’ı yaklaşan başvurular, finaller bitince eve gidecek olmanın gerektirdiği toplanma ve hazırlık derken kafam iyice karıştı fakat ben her zamanki düşüncesizliğimle “Hallederim ya…” diyerek kabul ettim. Daha kötüsü, bana söylenen tarihi de hiç düşünmeden kabul etmiştim; 8-9 Ocak. Sorun da burada başlıyordu; bir sorumluluğu alırken düşüncesiz davranmak neyse de, deadline belirlenirken tüm sorumlulukların gözden geçirilmesi gerekiyormuş. Kabul ettikten ve tarihi belirledikten birkaç gün sonra bir plan yaptığımda, bunları iki haftada yetiştirmek için hiç uyumamam gerektiğini fark ettim.

Ders aldığım bir hatadan daha söz edeyim; önemli bir sınava girmeden önce telefonla uğraşmak-aramalara yanıt vermek. İlk hafta Hakkari’de yapacağım sunuma hiç çalışmayıp tamamen finallerime çalışmıştım, mikrobiyoloji finaline gireceğim gün sınıfta hocayı beklerken telefonum çaldı, Hüseyin Hocaydı arayan. Ben de tıpkı bir akıllı gibi telefonu açtım ve bana konferans tarihini 8-9 Ocak olarak düşündüklerini, konferansı dinleyecek olan kitlenin de lise son sınıf öğrencileri olduğunu ve kalabalık olduklarını söyledi. Telefonu kapattıktan sonra başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü ve o esnada sınav kağıtları dağıtılmıştı. Ben kitleyi daha küçük sandığım için, sadece bir sınıf sandığım için ve sömestr’ın ileri günlerinde olacağını düşündüğüm için sınav boyunca bu sürede böyle bir kitleye nasıl bir sunum hazırlayabileceğimi düşündüm. İşin kötü yanı sınavda olduğumu unutmuştum, bir kötü yanı daha; zaten telefonu kapatmadan önce bu şartları kabul etmiş ve benim için problem olmadığını söylemiştim. Sınavlarım 4 Ocak’ta bitiyor, 5 Ocak’ta evde oluyor, 8 Ocak’ta ise Hakkari’de olmam gerekiyordu. Eve gidene kadar sınavlarıma çalışsam, eve gittikten sonra ailemle vakit geçirmeden sunumu ve konuşmamı hazırlamam gerekiyordu. Hiç uyumamaya devam edersem halledeceğimi düşündüm ve son 10 dakikasında sınav kağıdını doldurup çıktım.

Kural: Sınavlarınızdan önce telefonla uğraşmayın; mesajları okumayın, aramalara yanıt vermeyin. Dikkatinizi dağıtmayın. Sınavdan sonra aramalara dönersiniz.

Sunum hazırlama sürecim çok sancılı geçti. Ben oradaki öğrencilere uzay bilimlerinden, astrobiyolojiden ve bilim kariyerine lisede hazırlanmaktan söz etmek istiyordum. Fakat belirlediğim konuşma süresi 40 dakikaydı, hem böyle zengin bir bilimsel içeriği hem de kariyer önerilerini sıkıştırırsam kafalar çok karışırdı. Bir yandan da Tolga Abi kendi hikayemi, lisede yaptıklarımı ve bu noktaya nasıl geldiğimi anlatmamı önermişti. Kendimi anlatmaya pek sıcak bakmıyordum ama aslında belki de olması gereken buydu. Çünkü oradaki öğrenciler kendilerine yakın olduğunu hissettikleri birini görürlerse, bu onlar için bir referans olabilirdi. Yeterince dezavantajlı bir bölgede, çok zorlu çevresel şartlarda eğitim görüyorlardı. Terör olaylarının en yoğun olduğu bölgelerden birinde lise okumuş, şimdi de üniversiteye hazırlanmaya, kim olacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı. Böyle düşününce, kendimi gördüm. Bu öğrenciler savaşı, kaosu, göz yaşını, yıkımı, acıyı gördü ve şahit oldu. Böyle bir ortamda 18 yaşında bir gencin kafasında ne olduğu, ne olacağı ve nasıl olacağı soruları hiçbir zaman netlik kazanamıyor çünkü bir gün sonra ne olacağını asla kestiremediği gibi “umutsuzluk”, “erteleme” üstün geliyor. Ben nasıl ki en büyük ilhamımı rol model insanlardan aldıysam, bu öğrencilerin de rol modele ihtiyacı vardı. Bu rol model ben olmayacaktım ama rol modellerini belirleme ve o yoldaki öğretilerden beslenme konusunda tecrübelerimi anlatırsam harekete geçmelerine biraz olsun yardımcı olabileceğimi düşündüm.

Yine de bilimsel içerikten kopmak gelmiyordu içimden. Bu nedenle akışımı şu şekilde belirledim;

  • Ben kimim, şu an neler yapıyorum? (2 dakika)
  • Beni buraya, sizin yanınıza getiren bilim serüvenim (10 dakika)
  • Neden Astrobiolog olmak istiyorum, Astrobioloji nedir? (5 dakika)
  • Astrobiyoloji çalışmalarının tarihi ve şimdiki soruları (15 dakika)
  • Hedef belirlemenin önemi. (10 dakika)
  • Kapanış. (10 saniye)

Bu sıralama ve içerik tam olarak konferansa 5 saat kala netleşti. Şimdi bu sürecin nasıl geliştiğini anlatmak istiyorum.

8 Ocak günü Hüseyin Hoca Çukurca’dan bizi almak için geldi ve babamla birlikte Çukurca’ya doğru yola çıktık. Normalde annem gelecekti fakat son anda gelemeyince babam gelmeye karar verdi. Bu da benim gerginliğimi on katına çıkardı. Babam beni ilk kez dinleyecekti ve olmamı beklediği yerde olup olmadığımdan emin olmadığım için bunları onun da bulunduğu bir salonda anlatmak biraz zor olacaktı. Yol çok uzun sürdü, 5 saatten fazla yol gittik çünkü Cizre’den sonra yol iyice dolambaçlı olmaya başlıyordu. Şırnak’a girdikten sonra Cudi Dağının eteklerinden gitmeye başladık ve manzara birden güzelleşmeye başladı. Hakkari’ye girip, akşam Çukurca’ya varmaya yakın, dağların karlı eteklerinden geçtik ve gerçekten görüntü muhteşemdi.

Bembeyaz, karla örtülü dağlar var yol kenarında.

Hızlı giden bir aracın içinden, hava kararmışken iyi bir fotoğraf çekmek mümkün değildi zaten ama böyle bir yoldan geçtik.

Çukurca’ya girmek çok büyük bir efor gerektiriyor çünkü en az, bakın EN AZ 30 kontrol noktasından geçiyorsunuz. Bizim içinde bulunduğumuz araç kaymakamlığın makam aracı olduğu için bazılarında durmamız gerekmedi ama ona rağmen en az 30 kere durduk. Normal bir aracın bu kadar kontrolden geçebileceğini sanmıyorum ya. Ben kişisel aracımla girsem en fazla 10’a kadar dayanabilirdim ama gitme amacımı düşününce aslında hepsini geçmeye değen bir şey için gittiğimi hatırladım. Yolda bazen durup babamla birlikte dağların muhteşem görüntüsünü fotoğrafladık. Tabii arabadan indik diye taa tepedeki askerler uyarı yolladı, hemen yola devam ettik. 😀 Aşırı macera dolu bir yolculuktu.

Çukurca’ya vardığımızda ben direkt kalacağımız yere geçeceğimizi sanıyordum ki, meğer Çukurca kaymakamı, eşi ve etkinlik organizasyon ekibindeki hocalarla akşam yemeği yiyecekmişiz. Stres ve heyecan seviyem katlandıkça katlanıyordu ki yemek yiyeceğimiz mekana girip Kaymakam Temel Ayca ve eşi ile, oradaki Havva Hoca, Nurülhüda Hoca ve Hasibe Hoca ile tanışınca heyecanım biraz yatıştı çünkü muhteşem insanlardı. Tolga Abi “kaymakam beyi çok seveceksin, harika bir insandır.” demişti ama o an tanıştıktan sonra az bile dediğini fark ettim. Her şeye rağmen oradaki öğrenciler için yarattıkları fırsatları, daha ilk senesinden Çukurca’ya gelen öğretmenler ile gösterdikleri çabayı görünce çok mutlu olmuştum. Küçücük bir yer olan Çukurca’da herkes de iç içe yaşadığı için öğrencilerin bu olan bitene nasıl uyum gösterdiklerini merak ediyordum, bu nedenle hemen sabah olmasını istedim fakat sunumum da hazır olmadığı için içimden “aceleye gerek yok aslında hemen sabah olmasa da olur.” diyordum.

Yemekler yendi, sohbet edildi ve akşam bitti. Babam kalmak için tugay komutanlığına, ben de organizasyonda görev aldığını belirttiğim Nurülhüda Hocalar ile birlikte kaldıkları yere, maliye lojmanlarına geçtim. Tüm konuklar bu iki yerde ağırlanırmış, çünkü Çukurca’da henüz dışarıdan gelen birinin konaklayabileceği yapılar(otel, öğretmen lojmanı, öğretmenevi (var ama çok eski) vs.) yokmuş ama yapımına başlanmış sanırım.

Ben eve geçince bayağı bir rahatladım çünkü çok tatlı insanların birlikte kaldığı bir eve gelmiştim ve hepsi ablam gibi hissettiriyordu. Direkt sunuma geçecektim ki hocalarla sohbet etmeye gitti aklım. Hem çay, pasta ve çerez de hazırlamışlardı o ortama anında düştüm zaten, aksi düşünülemezdi. “Bu gece de uyumam hallederim sunumu.” diyordum ve bunu derken gözlerim “Nolur bi sal artık bizi nolur ya nolur…” diyordu. Kan çanağına dönmüşlerdi. Uykusuzken mideme kramp girdiği için, üstüne bir de heyecan eklendiği için zaten ne kahvaltı, ne de akşam yemeğini yememiştim. O bir tanecik çay midemi sakinleştirmişti. Sunum içeriğim de net olmadığı için, öğretmen ablalarıma kafamda dönenleri anlattım ve “Tamamen bilimsel şeyler mi anlatmalıyım, ne anlatmalıyım bilmiyorum.” dedim. O esnada Tolga Abi de mesaj atıp sunumumun içeriğini sordu.

Öğretmen ablalarımın tavsiyeleri içimi biraz rahatlatmıştı, sonra durumu Tolga Abi’ye yazdım ve sunumum hala hazır olmadığı için bir miktar kızmakla birlikte çok bilimsel bir içerik düşündüğüm için biraz daha kızdı. “Onlar senin neler yaptığını görmezlerse aynı gücün kendilerinde olduğunu nasıl fark edecekler? Onların kendilerine ayna tutmalarına yardımcı olmalısın.” dedi. Ben de Tolga Abi’nin bu söylediklerinden etkilenerek yukarıda eklediğim akışı o an iki saniyede netleştirdim. Atakan da öncesinde bana “Sadece bilimsel şeyler de anlatsan, kendi bulundukları topraklardan ve şartlardan çıkmış birinin böyle şeyler anlatıyor olması bile onların kendilerine ayna tutmasına yardımcı olabilir.” demişti. Bu yüzden önce kendimden söz edip sonra ilgilendiğim bilim dalından söz etmeye karar verdim ve üzerimden bir yük kalktı. Şimdi tek yapmam gereken değinmem gereken ana olayları netleştirip sunuma görseller eklemekti. Bunu son geceye bırakmak dev bir hataydı çünkü kaldığım yerde internet bulamayabilirdim. Neyse ki hızlı bir internet bağlantısı vardı ve o gece 6’ya kadar makale taraması yaparak Astrobiyoloji çalışmaları ile ilgili bir özet hazırladım, görselleri edindim, sunumumu tamamladım. Konuşmayı ise kafamda netleştirip bir kere doğaçlama prova aldım, ardından 1 saatlik bir uyku hediye ettim kendime… 7’de uyanmam gerekiyordu, 9’da konferans salonunda olacaktık. O 1 saat… Geçirdiğim en değerli 1 saatti. Sınavlarıma hazırlandığım, yolculuk üstüne yolculuk yaptığım ve günde en fazla 4 saat uyuyarak geçirdiğim o iki haftanın ardından birikmiş tüm stresimi o bir saatte attım. Uyandığımda hafiflemiştim. Hala net bir konuşmam yoktu ama doğaçlama da olsa ana konuya bağlı kalacağım konusunda kendime güveniyordum. Bir kişiye bile ilham verebilmek çok değerliydi ama o sayıyı artırmak orada bulunmadaki ana sebebimdi.

Sunum güzel geçecek. Her şey güzel olacak. Çok güzel olacak, çok güzel, çok güzel, çok…

Sabah kahvaltısı için babam ve Hüseyin Hoca da bize geldi, Nurülhüda Hoca ve Havva Hoca harika bir kahvaltı hazırlarken ben de Çukurca’nın harika manzarasını çekiyor, güzel havasını soluyordum. Hava serindi, küçük çocukların okula gidişini izliyordum pencereden. Montları ve çantaları tüm bedenlerini kaplıyordu. Ufacıklardı ve okula gidiyorlardı, pıtı pıtı yürüyerek. Keşke balkondan atlayıp bir sarılsaydım… İçimde bir şey kaldıysa, o da budur.

Güneş yeni doğmuş, evlerin çatısında kar var. Evler çok eski, yıkık dökük. Yapraksız, kurumuş ağaçlar var. Yolda okula giden ufak bir çocuk var.

O sabahtan bir kare. Sağ altta okula giden bir çocuk var. Uzun uzun izlediğim.

Kahvaltıdan sonra konferans salonuna gittik. Öğrenciler gelmişti ama protokol hala gelmemişti. Öğrencileri salona aldıklarında stres seviyem birazcık daha düştü çünkü sınıf arkadaşlarıma bir şeyler anlatacakmış gibi hissettim. Çoğu benimle yaşıttı.

Protokol de gelince, kaymakam beyi de görünce “Show must go on.” dedim. Sahneye çıktım. Herkesin gözlerinin içine baktım, herkeste kendimi gördüğümü içten hissettim. İlk başladığımda herkes kendi arasında şakalaşıyor, çoğunluk ilgilenmiyordu. Aralarda ortaokul öğrencileri olduğunu fark ettim, onlar pür dikkat dinliyorlardı. Liseli dinleyiciler sunum ile ilgilenmeyerek biraz modumu düşürse de ortaokul öğrencilerine bakıp tüm motivasyonum ile anlatmaya devam ettim. “Kötü de geçse, geçecek, başka yolu yok. Bu konuşmayı yapabileceğin en iyi şekilde yapıp evine gitmelisin. Onlar kendi hayatına devam eder, sen kendi hayatına.” dedim içimden. 20 dakika kadar, çevremi unutmuş bir şekilde kafamdakileri döküyordum ki 20. dakikada nerede olduğumu tekrar fark ettim, herkese tekrar baktım, gözlerine baktım. Herkes susmuş, gözler açılmış, bazıları not kağıtları çıkarmış, bazıları ise soru sormak için yerinde duramadığını belli eder durumdaydı. Sonra babama ve kaymakam beye baktım, gülümsüyorlardı. Babam gururla bakıyordu, gözleri dolmuştu. Kaymakam beyin eşi “iyi gidiyorsun…” der gibi başını salladı ve sıcacık gülümsedi. O dakikadan sonra her şey çok daha güzel ilerledi. Kaymakam beyin korumaları bile ilgiyle dinliyordu, bunu fark edince çok mutlu olmuştum. Arada kendimi tutamayıp komiklik yapmıştım ama tüm salon gülünce içimden “Çok iyi, tamamdır bu iş ya!” dedim. Sunum bitince soruları alabileceğimi söyledim, ilk başta sadece bir parmak kalktı; sunum boyunca heyecanlandığını gördüğüm ortaokul öğrencisinin parmağı. Diğer herkes birbirine bakıyordu. O öğrenci bana Mars’taki kutup buzlarını nasıl kullanabileceğimiz hakkında bir soru yöneltti ve yanıtladım. Yanıtını alınca biraz daha bekledi ve tekrar parmak kaldırdı. Bu sefer Mars patateslerinin nasıl bir ortamda denendiğini sordu. Neyse ki hep bildiğim yerden soruyordu. Onu da yanıtladım, ve tekrar parmak kaldırdı. “Sen istersen çıkışta yanıma gel, uzun uzun sohbet edelim.” dedim ve gülerek “Tamam.” dedi. Biraz bekledim, “Sorusu olan yoksa konuşmamı burada bitirebilirim.” dedim. Sadece 2 saniye sonra 4-5 lise öğrencisi ve 2-3 ortaokul öğrencisi daha parmak kaldırdı. Kara delikler, görelilik, ikizler paradoksu, mars yolculuğu, kuantum mekaniği hakkında sorular sordular. Hepsini bilgim dahilinde yanıtladım ve çok uzadığını fark edince kaymakam beyin vaktinin kısıtlı olduğunu düşünerek konferanstan sonra konuşabileceğimizi söyleyerek konuşmamı sonlandırdım.

Kaymakam Temel Ayca, sahneye çıkıp benimle ilgili bir şeyler söylemek istedi. Konuşması beni çok duygulandırdı. Ardından hayatımda aldığım ilk plaketi bir demet çiçek ile birlikte verdi. Çok mutlu olmuştum. Her şey harikaydı.

Dolu bir konferans salonu var, en önce kaymakam, babam ve öğretmenler. Alkışlıyorlar.

Sunum sonu.

Babam protokol ile birlikte okul müdürünün odasına geçmişti, ben de sahne önünde oturarak oradaki öğrencilerle sohbet ettim. Bazıları kitap önerisi almak için mail adreslerini verdi, bazılarına ben mail adresimi yazarak bana yazmalarını istedim. Çok kalabalıktık ve arka arkaya onlarca soru havada uçuşmaya başladı. Güzel bir sohbet ettik, gerçekten umut ve mutluluk doldum. Havva Hoca, müdür odasında beni beklediklerini söyleyince öğrencilerle vedalaştım ve bana mail atabileceklerini söyledim. Biri o arada bana “iyi ki geldin!” dedi. O an haftalardır yaşadığım yorgunluk yok oldu. Kuş gibi hafiflediğimi hissettim, bir de mutluluktan uçtuğumu.

Müdür odasına geçince öğrencilerin bazı konularda kitap önerisi istediğini anlattım. Kaymakam bey, “Sen o kitapları bize öner, biz zaten her ay kitap alıyoruz onlara. Senin önerdiklerini alırız.” dedi. Al işte mutluluktan uçmak için bir sebep daha! Kuantum Mekaniğinden Mars’a, çocukların kitaplığına bilim kitapları girecekti.

O odada gurur verici bir sohbet dönüyordu ama ben uykusuzluktan hiçbir detayı hatırlamıyorum. Çukurca’nın birinci caddesinde yürüyüş yaptığımızı hatırlıyorum, sonra da dönüş yoluna çıktık ve ben hep uyudum. Huzurla.

Eve vardığımda çoktan mail atıp öneriler isteyenler olmuştu. Hepsine o gece dönüş yaptım, Instagram DM’ler bile kalabalıktı. Onlara biraz daha geç döndüm ama, bana dönüş yapmaları çok güzel bir şeydi. Aylin de Future Science Team için bekleyen üyelik başvuruları olduğunu ve çok biriktiğini söyleyince Aylin ile üyelik başvurularına bakmaya başladık ama ben 10 dakika sonra uyuyakalmışım ve Aylin dakikalarca yanıt vermemi bekleyip sonra umudu kesmiş.

Plaketime ve çiçeklerime bakıp bakıp mutlu oluyorum. Gerçi çiçekler artık soldu ama plaketim hep taze. Hem de üzerinde “Bilim İnsanı Berfin Dağ” yazıyor. Ben henüz bir bilim insanı değilim ama plakete baktıkça olmak istediğim kişiye bakıyormuş gibi hissediyorum.

Bir plaket, bir demet çiçek var. Plaketin üzerinde "Sayın Bilim insanı Berfin Dağ, Bilim çalışmalarımıza yaptığınız katkılardan dolayı teşekkür ederiz" yazıyor.

“Bilim insanı Berfin Dağ”

Ertesi sabah Tolga Abi’nin doğum günüydü. Uyandığım gibi kendisini aradım, önce doğum gününü kutladım, yanımda olduğu için teşekkür ettim ve konferansın nasıl geçtiğini anlattım. Bana kendisini ağlattığımı söyledi. Halbuki ben ne zaman onunla konuşsam gözlerim doluyor zaten, o telefon konuşmasında karşılıklı duygulandık. Bana “Bak gör, bundan sonra çok daha güzel şeyler olacak.” dedi. Tolga Abi ne dese ona inanırım, bu söylediğine de güveniyordum.

Güzel bir deneyimdi. Hakkari, Çukurca çok güzeldi, insanlar çok güzeldi. Umarım tekrar gelirim, burayı tekrar görür, havasını tekrar çeker, manzarasına doyarım. Kaymakam Temel Ayca’ya, Tolga Abi’ye, Hüseyin Hoca’ya, Nurülhüda Hoca, Havva ve Hasibe Hoca’ya teşekkür ederim.

Sevgiler…

Posted by Berfin Dağ

"Evren kadar atomdan oluşan ve evrende bir atom kadar olanım."

4 Yorum

  1. Ağlamamak için zor tuttum kendimi…

    Berfin sen harika bir insansın. Güzel yürekli bilim insanı, kalbimden geçenleri aktaracak kelime bulamıyorum. Yolun da, gökyüzün de hep açık olsun güzel insan…

    Cevapla

    1. Çok, çok teşekkür ederim.

      Cevapla

  2. Bilim adamı kavramını bitiren kadınlardansın, takipteyiz.

    Cevapla

  3. iyi güzel siteymis begendim hocam cok hos tasarımı olmus

    Cevapla

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir