Yazar: Andy Weir

Merhaba! Bu gün, sizlere geçen sene okuduğum ve kitap önerileri yazmaya başlayınca buradan eksik kalmasını istemediğim bir kitap hakkında yazacağım.

Aslında, çoğu “Marslı” arkadaşımız, bu kitabı okudu ve filmi de izledi. Hatta kitap o kadar popüler oldu ki, derin edebiyat seven okurlar bile göz attı. Yani, bu kadar popüler olmuş bir kitap hakkında bu kadar geç yazı yazmam size anlamsız gelebilir, çoktan okumuş ve izlemiş olabilirsiniz ama ben; kişisel bloğumda Marslı gibi bir kitap hakkında duygularımın ve düşüncelerimin olmayışını eksiklik olarak görüyorum. O yüzden, okuyanlar için kendi yorumumu paylaşmış olacağım, okumayanlar için ise bu bir kitap ve film önerisi olacak. 🙂 Okuyan arkadaşlarımız da yorumlar kısmına kendi duygu ve düşüncelerini yazarsa ne de güzel olur.

Bu kitap beni tatmin etti mi, etti. Sebebi ise çoğunuzun bildiği üzere; bir astrobiyolog olma hedefim ve kitabın ana karakteri Mark Watney gibi, Dünya dışı bir gezegene yapılacak yolculukta biyolojik bilimler alanında çalışmak istiyor olmam. Bu yüzden pür dikkat okudum ve okurken aynı zamanda bir çok not aldım araştırmak için. Kitabı ilk okuduğumda “Hedef Mars” projesi üzerinde çalışıyorduk; asıl sebebi bu olabilir.

Okurken, sizi olayların içine sürükleyen ve kahramanın yaşadığı tüm endişeleri, korkuyu, sevinci, yorgunluğu ve hırsı tatmanızı sağlayan bir kitap bu. Sanırım, bu kadar zevk alarak okuma sebebim bu; Mars’a gitmeden, olayları gitmiş kadar içten yaşamak.

Mark Watney, çok kısa sürmesi planlanan bir Mars görevinde mürettebatın parçası olan bir botanikçi ve astronot. Ekip, Mars’a iniş gerçekleştirdikten sonra olan oluyor: beklenmeyen şiddette bir fırtına. Ekip henüz göreve tam olarak başlayamadan gezegeni terk etmek zorunda kalıyor. Fakat, Mark, araçtan kopup savrulan bir parçanın kendisine isabet etmesi sebebi ile yaralanıyor. (Şu parçayla devam edin.)

Ekip, Mark’ın öldüğünü sanıyor ve…

Ve… Onu bırakıp gidiyorlar…

Oysa Mark, ölmemişti. Henüz.

O an, kendisi bile öldüğünü sanıyordu… Ayağa kalk Mark, yaşıyorsun!

(Devam edemeyeceğim sanırım….)

Mark, fırtına dinince gözlerini açmayı başardı. Mürettebat… O güzel mürettebat, kapsüle binip gitmişti.

Kaskı kırılmıştı, oksijen seviyesi giderek düşüyordu. Kıyafetini onaramazsa, nefessiz kalıp ölecekti…

Ölme Mark… Ölme.

(Müziği kapatacağım. Olmayacak böyle.)


Mark, ekip arkadaşları ile birlikte görev sırasında kullanmak için kurdukları “Hab”da, (çadırımsı bir şey?) hayatta kalma mücadelesine başlıyor. Görev kontrol merkezi ile iletişime geçmeye çalışması, yiyecek stoğunu doğru kullanması, oksijenini ve suyunu kontrol etmesi gerekiyordu.

Kitabı okurken 100 kere ölüp ölüp dirildim. Yahu, sen nasıl becerdin onca şeyi?

Kitapta teknik terimler var mı, var. Bolca var. Ama bu olumsuz bir şey mi? Değil. Bence değil, çünkü ben zaten bu kitaptan; bir Mars yolculuğunun sebep olacağı teknik sorunları, bilimsel çözümlemeleri hareketli bir hikaye içinde öğretmesini bekliyordum. Bilimsel bilgiye erişmenin en zevkli yolu, zevk aldığınız filmde, kitapta, dizide ona yer verilmesi değil midir?

Okuduğum bazı eleştirilere göre; okuyucular genelde bu teknik kısımları sevmemiş. Arkadaşlar, okuduğumuz kitap bir Mars yolculuğunu ve olası problemlerini-çözümlerini anlatıyor. Ne olacaaadı ya?

Mark Watney, tam olarak bir kriz yönetimi uzmanı. Ayrıca, bulunduğu ortamın stresine göre yeterince espritüel. Bazı esprilerinde “Bu sefer güldürmedi be üstat..” bakışı atsam da, bazı yerlerinde aynı cümleyi 20 kere okuyup 20 kere güldüğüm de olmuştur. Kitabın gerçek dışı noktalarından biri de bu galiba; adam hem zeki, hem komik, hem astronot, hem botanikçi, hem mühendis, hem bir Rover aracını taşıyabilecek kadar kuvvetli ve çevik, hem becerikli, hem… (Yok yea o kadar da değil.)

Mark hayatta kalabilecek mi? Onu kurtarabilecekler mi? Mars’ta ne kadar süre hayatta kalabilecek?” soruları, başladığınız andan itibaren içinizi kemirmeye başlıyor.

Olumsuz eleştiri yapacak mıyım, evet.

Kitapta bazı olaylar, bazı kelimeler, bazı cümleler sürekli tekrar ediyor. Olaylar tekrarlanıp dururken “eee yeter ama” diyebiliyorsunuz. Kelimeler tekrarlanırken, artık günlük yaşamınızda dilinize takılabiliyor. Bir Mars gününü temsilen kullanılan “Sol” kelimesi bilinç altımda beni sürekli rahatsız edip durdu.

Kitabı önermek için biraz geç olsa da, ilgisini çeken arkadaşlar için filmden önce okumalarını öneririm. Çünkü ben bir filmi asla kitabını okumadan izleyemem. İzlerken, eksik bir şeylerin olduğu hissi peşimi bırakmaz. Kitabı okuyun; yavaş yavaş, hissederek, filmi önce kendi kafanızda çekin. Yönetmenliğini önce siz yapın.

Gerçi o zaman da filmi izlerken “Orası öyle mi çekilir ya!” diyebilirsiniz. Bazı yerlerde ise, tam olarak şu.

Filme geçelim.

Mark Watney. (Matt Damon)

İlk olarak, söylemeden edemeyeceğim; Mark Watney için oyuncu seçimi MUAZZAM. Matt Damon, tam da kafamdaki Mark’ı yaşatıyordu!

Bu kitabın senaryosunun beyaz perdeye uyarlanması kaçınılmazdı zaten. Filmde olaylar kitaba göre hızlı gerçekleşiyor normal olarak. Kitapta bir olay, bir sorun 10 kere tekrarlanabilir ama bir filmde bunu yapsan en fazla dördüncü tekrarda filmi kapatırlar. Bu yüzden, tekrar eden şeyler yoktu, olaylar kitaptaki detaylardan bağımsız hızlı ilerliyordu. Fakat yine de, yaşattığı heyecanı ve gerginliği koruyordu.

Teknik ve bilimsel detaylardan hoşlanmıyorsanız, kitabı okumanızı önermem. Fakat filmi izlemenizi öneririm.

Keyifli okumalar & seyirler!

Posted by Berfin Dağ

17 yaşında bir bilim, sanat aşığı ama asıl amacı itlik serserilik

One Comment

  1. Kitabı okumadım ama filmi izlemiştim. Kitabın teknik terimler içermesi gayet normal bence. Filmi de, oyunculukları da çok beğenmiştim.

    Cevapla

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir